
|
|||||||
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#5 |
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007
Yaş: 33
Mesajlar: 18.348
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı: 76500
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Lemaât -2
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâl'in iki vasf-ı kemâlden iki Şer'î tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşîetle takdirdir, O da şer'-i tekvinî... Vasf-ı Kelâm'dan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evâmire kaşı itâat, isyan Nasıl olur. Öyle de tekvinî evâmire itaat ve isyan olur. Birincisi galiba dâr-ı uhrâda görür, Mücâzâtı, sevabı. İkincisi ağleba dâr-ı dünyada çeker, mükâfat ve ikabı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfatı zaferdir; Atâletin mücâzatı sefalet. Öyle de, sa'yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz, panzehirin sevabı bir sıhhattır. Bâzan iki şeriat evâmiri, bir şeyde beraber müctemî'dir. Her birine bir cihet... Demek tekvinî emre itâat ki bir haktır. İtâat galib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâki galib olsa Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir hakkın bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir. Demek «El-hakku ya'lû» bizzât demektir. Hem âkibet muraddır, kayd-ı haysiyyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur: Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir. Mühezzeb ve müzehheb yapmak için, muvakkat bâtıl ona Mûsallat, tâ ki sebike-i hak ne miktar lüzum vardır Tâ mahz ve hâlis çıksın. Mebâdide, dünyada bâtıl etse galebe, sh: » (S: 772) fakat kazanmaz harbi. «Âkibet-ül müttakîn» ona vurur bir darbe! İşte bâtıl mağlubdur. «El-hakku ya'lû» sırrı onu çarpar ikaba; işte hak da galibdir. * * * Bir Kısım Desatir-i İçtimaâye İçtimaî heyette düsturları istersen: Müsavatsız adâlet, önce adâlet değil. Temâsülse, tezadın mühim bir sebebidir. Tenâsübse tesanüdün esâsı. Sıgar-ı nefistir tekebbürün menbaı. Za'f-ı kalbdir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhalefet menşei. Meraksa ilme hocadır. İhtiyaçtır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefahet. Demek sefahetin menbaı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise mâdeni: Yeisle sû'-i zandır, Dalâlet-i fikrîdir, zulümat-ı kalbîdir, israf-ı cesedîdir. * * * Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış; Yuvalarına Dönmeli اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ { اِذًا ترَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ Mimsiz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer'-i İslâm onları Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri. Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lûtf-u cemâli, ismet; hüsn-ü kemâli, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir-sebat kararı Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı girdikçe riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları! Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife-i nisada serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı. Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu Sûretler _____________________________ (*) Tesettür Risalesi'nin esâsıdır. Yirmi sene sonra müellifinin mahkûmiyetine sebeb gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini ebedî mahkûm ve mahcûb eylemiş. sh: » (S: 773) denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müdhiştir te'siri. (*) Memnu' heykel, Sûretler: Ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ , ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır: Celbeder o habis ervahları. * * * Tasarruf-u Kudretin Vüs'ati, Vesâit ve Muinleri Reddeder O Kadîr-i Zülcelâl; tasarruf-u kudreti tevessü-ü tesiri noktasında oluyor şemsimiz zerre-misâl Nev-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi mesâfesi vâsi'dir. İki zerre beyninde câzibeyi ele al; Git de tâ Şemsüşşümûs ve Kehkeşan beynindeki câzibenin yanında koy. Yükü bir kar danesi bir melek, şemsi ele almış bir şems-misâl meleğin yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelâl Tecellî-i vâsii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden tasavvura al. Câzibe ve nevamis, vesâil-i pür-seyyal Gibi örfî emirler; tecelli-i kudrete, tasarruf-u hikmete birer isim olması.. odur yalnız meâl. Başka meâli olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin bizzarure ki: Esbab-ı hakikî, vesâit-i zî-misâl, Muinler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i muhal, o kudret nazarında. Hayat vücuda Kemâl, Makamı büyük, mühimdir; buna binaen derim: Küremiz, âlemimiz neden mutî, müsahhar olmasın hayvan-misâl. O Sultan-ı Ezel'in bu tarz hayvan tuyûru kesretle münteşirdir şu meydan-ı fezâda, muhteşem ve pür-cemâl. Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor, onlardaki nağamat, bunlardaki harekât; tesbihattır o akval, İbadettir o ahvâl, Kadîm-i Lemyezel'e, Hakîm-i Lâyezâl'e. Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse bilfarzılmuhal, _____________________________ (*) Nasıl meyyite bir karıya nefsanî nazarla bakmak nefsin dehşetle alçaklığını gösterir. Öyle de, rahmete muhtaç bir bîçare meyyitenin güzel tasvirine müştehiyane bir nazarla bakmak, ruhun hissiyat-ı ulviyyesini söndürür. sh: » (S: 774) Minimini bir hayvan olması pek muhtemel: Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karib bir ihtimal. Âlemimiz insan kadar küçülse; yıldızları, zerreler Sûretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi câiz olur, akıl da bulur mecâl. Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer muti' müsahhar Hâlık-ı Lemyezel'e, Kadîr-i Lâyezâl'e. Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez; zira daha cezâletlidir saat-ı hardal-misâl, Bir saattan ki timsâli Ayasofya kadardır. Bir sineğin hilkati hayretfezâdır filden, o mahlûk-û bîfasal. Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevâhir-i ferdiyle yazılsa bir Kur'an ki, sıgar-ı sahife nisbeti, bir kibr-i san'at-meal Sahife-i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur'an-ı Kerîm'e cezâletle müsâvi. Nakkaş-ı Ezelî'nin san'atı her tarafta pürcemâl ve pürkemâl. Her tarafta böyledir. Derece-i Kemâlde kalemdeki ittihad, tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meâl; iyi bir dikkate al! * * * Melâike Bir Ümmettir; Şeriat-ı Fıtriye İle Memurdur Şeriat-ı İlahî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş, iki insan muhatâb, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-i tekvinî. İnsan-ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını ki ihtiyârî değil, tanzim eden şer'dir. O meşiet-i Rabbanî Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanın ef'âlini, Ki ihtiyârî olmuş, tanzim eden şer'dir. İki şer' bir yerde bâzan eder içtima'. Melâike-î İlâhî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhânî Birinci, şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni. * * * sh: » (S: 775) Madde Rikkat Peyda Ettikçe, Hayat Şiddet Peyda Eder Hayat asıl, esâstır; madde ona tâbidir, hem de onunla kaimdir. Bir hurdebinî huveyn havass-ı hamsesiyle, insanın havassını müvazene edersen, görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havassı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini. Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse, havassı hayret-fezâ; hayatı şu'le-feşan; rü'yeti de berk-âsâ bir nur-u âsumânî. İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî. اِنَّ اْلاِنْسَانَ كَصُورَةِ (يس) كُتِبَتْ فِيهَا سُورَةُ (يس) فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ * * * Maddiyyunluk, Bir Tâun-u Mânevîdir Maddiyyunluk bir tâun-u mânevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı (*). Hem de âni çarptırdı bir gazab-ı İlâhî, telkin hem de taklid. Tenkide kabiliyet-i tevessüü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid. Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış. * * * Vücudda Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücudda Adem Hesabına İşler En bedbaht sıkıntılı muzdarib, işsiz olan adamdır; zira ki atâlet: Vücud içinde adem, hayat içinde mevttir. Sa'y ise: Vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet! * * * ________________________ (*) Eski harb-i umumîye işaret eder. sh: » (S: 776) Riba, İslâm'a Zarar-ı Mutlaktır Riba atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef'i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fena kısmınadır; onlar da zalimler. Her dem zâlimlerdeki nef'i en fena kısmınadır, onlar da sefihlerdir. Âlem-î İslâm'a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer her dem refahı nazar-ı şer'îde yoktur; zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir... Her de............m. * * * (*) Kur'an, Kendi ;Kendini Himaye Edip Hâkimiyetini İdame Eder Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtelâ, bedbinlikle hasta idi. Dedi: ülemâ azaldı, kemmiyet keyfiyeti. Korkarız dinimiz sönecek de bir zaman.. Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, îmân-ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an Olan Îslâmî şeâir, dinî minarat, İlâhî maâbid, şer'î maâlim itfa olmazsa, Îslâmiyet parlayacak an be-an!.. Her bir mâbed bir muallim olmuş tab'ıyla tabayie ders verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hali eder telkin-i dinî; hatâsız, hem bînisyan. Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır, ruh-u Îslâmı daim enzâra ders veriyor. Mürur-u a'sâr ile sebeb-i istimrar-ı zaman. Güya tecessüm etmiş envar-ı İslâmiyet, şeairi içinde. Güya tasallüb etmiş zülâl-i İslâmiyet, maâbidi içinde. Birer sütun-u îmân. Güya tecessüd etmiş ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güya tahaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet, avalimi içinde. Birer sütun-u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsumân. ___________________________ (*) Otuzbeş sene evvel yazılan bu makam, bu sene yazılmış tarzını gösteriyor. Demek Ramazan bereketiyle yazdırılmış bir nevi ihbar-ı gaybîdir. sh: » (S: 777) Lâsiyyema: Bu Kur'an-ı hatib-i mu'ciz-Beyân; dâima tekrar eder bir hutbe-i ezelî, aktar-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân: Nutkunu dinlemesin, tâlimi işitmesin. اِنّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise, ibâdet-i ins ü cân. Onun içinde tâlim, hem müsellemâtı tezkir. Tekerrür-ü zamanla nazariyâ t, kalbolur müsellemâta hem döner bedihiyata. İstemez daha Beyân. Zaruriyâ t-ı dinî, nazariyâ ttan çıkıp zaruriyâ t olmuştur. Tezkir ise kâfidir. İhtar ise vâfidir. Şâfidir her dem Kur'an. İhtara, hem tezkire, şu intibah-ı İslâm, hem içtimaî yakaza her birine veriyor: Umuma ait olan delâil ve hem mizan. Mâdem içtimaî hayat İslâmda başlamıştır; her birinin îmânı kendine mahsus olan delile münhasıran değil; müstenid vicdan. Belki cemâatın kalbinde gayr-ı mahdud esbaba dahi eder istinad. Hattâ cây-ı dikkattir: Bir mezheb-i zaîfi, mürur ettikçe zaman, ibtali müşkil olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metin esâsa hem istinad etmiştir; hem bu kadar a'sarda nâfizane hükümran!.. Râsih esâslarıyla, bâhir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peyda etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş; nasıl küsufa girer.. küsuftan çıkmış el'ân! Fakat maatteessüf, bâzı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı âlînin metin esâslarına ilişir buldukça imkân. Onları deprettirir. Esâslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz, sussun şimdi dinsizlik! İflâs etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan. Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakolu şu dârülfünun idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinan. En mütesallib olmalı. En müteyakkız olmalı yahut o dar ol sh: » (S: 778) mamalı, Îslâmı aldatmamalı. İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes-i nur-u îman. Bâzan da mücahiddir, bâzan süpürgecidir, dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz îman, vicdan. Yoksa bâzıların zannınca îmân dimağda olsa; ruh-u îman olan hakkalyakîne, ihtimalât-ı kesîre olur birer hasm-i bîeman. Kalb ile vicdan, mahall-i îman. Hads ile ilham, delîl-i îman. Bir hiss-i sâdis; tarîk-ı îmân... Fikr ile dimağ, bekçî-i îman. *** Tâlim-i Nazariyâttan Ziyade, Tezkir-i Müsellemâta İhtiyaç Var Zaruriyâ t-ı dinî, müsellemât-ı Şer'î; kulûblerde hasıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru. Matlub da hâsıl olur. İbâre-i Arabî (*) daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı. Onun için Cum'ada hutbe-i Arabiye, zaruriyâ tı ihtar, müsellemâtı tezkir, maalkifaye olur onun tarz-ı tezkiri. Nazariyâtı tâlim onda maksud değildir; hem İslâmın vahdanî sîmasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabûl etmez teksiri. * * * Hadîs Der Ayete: Sana Yetişmek Muhal! Hadîs ile âyeti müvazene edersen, bilbedâhe görürsün beşerin en belîği, vahyin de mübelliği, o dahi bâliğ olmaz Belâgat-ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki: Lisan-ı( Ahmedî)'den gelen herbir kelâm her dem onun olamaz. * * * Îcaz İle Beyân İ'caz-ı Kur'an Bir zaman rü'yada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı. ___________________________ (*) On sene sonra gelen bir hâdiseyi hissetmiş, mukabeleye çalışmış. sh: » (S: 779) Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile Beyân et, icmâl ile îcaz et, bildiğin envâ-i i’câz-ı Kur'anı! Daha rü'yada iken tâbirini düşündüm, dedim, şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise elbet hüda-yı Furkanî, Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyânı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'caz-ı Kur'anî, Yedi menabi-i külliyeden tecelli, hem yedi anâsırdan terekküb eder. Birinci Menba': Lâfzın fesâhatından selâset-i lisanı; Nazmın cezâletinden, mâna belâgatından, mefhumların bedâatından, mazmunların beraatından, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika-i beyânı. Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'câzında acib bir nakş-ı Beyân, garib bir san'at-ı lisani. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı. İkinci Unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsûmânî. Mâzide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tâzammun eden bir ilm-ül guyûb hızanı, Âlem-ül guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumûz ile Beyânı, hedef nev-i insanî, i’câzın bir lem'a-i nuranî... Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lâfzında, mânasında, ahkâmda, hem ilminde, makasıdın mizânı. Lafzı tâzammun eder pek vasi' ihtimâlât; hem vücuh-u kesîre ki, her biri nazar-ı belâğatta müstahsen, arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı. Mânasında: Meşârib-i evliya, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükemâ, o i'caz-ı Beyânı Birden ihâta etmiş, hem de tâzammun etmiş. Delâletinde vüs'at, mânasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı!.. Ahkâmdaki istiâb: Şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat, saadet-i dâreynin bütün desâtirini, bütün esbab-ı emni. sh: » (S: 780) İçtimaî hayatın bütün revâbıtını, vesâil-i terbiye, hakaik-i ahvâli birden tâzammun etmiş onun tarz-ı beyânı... İlmindeki istiğrak: Hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhî, onda merâtib-i delâlât, rumuz ile işarat, sûreler surlarında cem'etmiştir cinânı. Makasıd ve gayâtta: Müvâzenet, ıttırad, fıtrat desatirine mutâbakat, ittihad; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı. İşte lâfzın ihâtasında, mânanın vüs'atında, hükmün istiâbında, ilmin istiğrakında, müvazene-i gayâtta câmiiyet-i pürşânı!.. Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istîdad, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî. Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmânî. İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitâb-ı Yezdânî. Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate dâvet eder, o nazar-ı insanı. Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar hârika tazeliği bir ihâta-i ummânî! Te'nîs-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzil'in üslûbunda tenevvü-ü mûnisliğidir mahbub-u ins ü cânı. Beşinci Menba' ise: Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sâdıkada esasî noktalardan hâzır müşahid gibi bir üslûb-u bedi-i pür-maânî Naklederek, beşeri onunla îkaz eder. Menkulâtı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinânı. Hakaik-i gaybiye, hem esrar-ı şehadet, serâir-i İlâhî, revâbıt-ı kevnîye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî Ki ne vâki reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık kabûl etmezse red de bile edemez. Semâvî kitabların ki matmah-ı cihanî. İttifakî noktalarda Mûsaddıkane nakleder. İhtilâfî yerlerinde sh: » (S: 781) mûsahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir «Ümmî» den sudûru hârika-i zamanî... Altıncı Unsur ise: Mutâzammın ve müessis olmuş Dîn-i İslâma. İslâmiyet misline ne mâzi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!.. Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semâvîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor isyanı. Yedinci Menba' ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizac. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta-i nurânî. Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'câz bilinir, tâbirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kasırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumânî. Onüç asır müddette meyl-üt tahaddî varmış Kur'anın a'dâsında, şevk-i taklid uyanmış Kur'anın ahbabında. İşte i'câzın bir bürhânı... Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütübhane-i vücuda. Onlar ile Tenzil'i düşerse bir mizanı Müvâzene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî! Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise, bilbedâhe mâlûm olmuş butlanı. Öyle ise, umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine dâvet etmiş ervah ile ezhanı! Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ana karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı. Sâir kitablara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü; müteferrik mütekatı', bir hikmet-i Rabbânî. Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefârık nüzulünün ezmanı. sh: » (S: 782) Hâlât-ı telâkkisi: Mütenevvi', mütehâlif. Aksam-ı muhatâbı: Müteaddid, mütebâid. Gayât-ı irşâdında: Mütederric, mütefâvit. Şu esâslara müstenid binâî, hem Beyanî, Cevabî, hem hitâbî. Bununla da beraber selâset ve selâmet, tenâsüb ve tesanüd, Kemâlini göstermiş; işte onun şâhidi: Fenn-i Beyân-ı Maânî. Kur'anda bir hassa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb: Âyine-i insanî. Ey sâil-i misâlî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumânı. Zira o kırk envâ-ı i'câzından yalnız bir tekini ki, cezâlet-i nazmıdır; İşârât-ül İ'cazda sıkışmadı tibyanı. Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhânî ilhamları ziyade. Ben istiyorum senden tafsil ile Beyânı! اولاشماز دست أدب غرب هوسبار هواكار دهادار دأب أدب أبد مدت قرآن ضيابار شفاكار هدادار Kâmilîn insanların zevk-i meâlîsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hâzır edebiyat romanvârî nazarla, Kur'anda olan letâif-i ulviyyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki miheki ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hâmaset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabanî edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez. Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez. sh: » (S: 783) Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlâhî Sûretinde bakmaz, Bir sıbga-i Rahmânî Sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz. Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz. Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ızdırabatına o edebsizlenmiş edeb (müsekkin hem münevvim); hakikî fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenasühvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi karie ihtar eder. Zâhiren der: «Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.» Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur'andaki edebse hevayı karıştırmaz. Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâlperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz. Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir san'at-ı İlâhî, bir sıbga-i Rahmânî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz. Mârifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez. Avrupazade edebse fakd-ül ahbabdan, sahibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez. Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez. O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahibsiz de olarak yabanîler içinde koyar, hiçbir ümid bırakmaz. sh: » (S: 784) Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada kadar gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez. Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir, fakd-ül ahbabdan gelmez. Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine şuurlu, hem rahmetli bir san'at-ı İlâhî onun medâr-ı bahsi, tabiattan bahsetmez. Kör kuvvetin yerine inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî ona medâr-ı Beyân. Onun için kâinat, vahşetzar Sûret giymez. Belki muhatâb-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem'iyet-i ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez. Her köşede istînas, o cem'iyet içinde mahzunu vaz'ediyor bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez. İkisi birer şevki de verir: O yabanî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez. Kur'anın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i meâlî verir. İşte bu sırra binaen, Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M) lehviyatı istemez. Bâzı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip.. Demek hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez. Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre, herkes birbirine benzemez. * * * Dallar Semeratı Rahmet Namına Takdim Ediyor Şecere-i hilkatın dalları her tarafta semerat-ı niamı zîruhun ellerine zâhiren uzatıyor. Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki, o semeratı, o dalları içinde sizlere uzatıyor. O yed-i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdis ediniz... * * * sh: » (S: 785) Fatihanın Âhirinde İşaret Olunan Üç Yolun Beyanı Ey birader-i pür emel! Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız; kimse de görmez bizi. Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü. Müncemid bir sakf olmuş, fakat altı yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi. Sıkıntı da boğuyor; havasızlık öldürür. Şimdi bize üç yol var: Bir âlem-i ziyadar, bir kerre seyrettimdi bu zemin-i mecâzî. Evet bir kerre buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider; o da devr-i âlemdir, seyahatâ çeker bizi. İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahranın kum deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi! Bak şu deryanın dağvâri emvâcına! O da bize kızıyor. İşte Elhamdülillah öteki yüze çıktık; görürüz güneş yüzü. Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of! tekrar buraya döndük şu zemin-i vahşetzâr, bulut damı zulmettar. Bize lâzım: Revnakdar eder kalbdeki gözü Bir âlem-i ziyadar. Fevkalâde eğer bir cesaretin var; gireriz de beraber, bu yol-u pür-hatârkâr. İkinci yolumuzu: Tabiat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz. Ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-nâz ve pür-niyazî. Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun o delil-i mu'cizi Kur'an onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç de korkma! Bak hâ şurada tünelvâri mağaralar, tahtel'arz akıntılar beklerler ikimizi. Bizi geçirecekler. Tabiat da şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zira bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü yüzü. sh: » (S: 786) Radyumvari o madde-i Kur'anı ışığıyla sezmiştim. İşte, gözüne aydın! Ziyadar âleme çıktık, bak şu zemin-i pür-nâzı Bu fezâ-yı lâtif, şirin. Yahu başını kaldır! Bak semâvata ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış. Dâvet ediyor bizi. Şu şecere-i tûba, meğer o Kur'an imiş. Dalları her tarafa uzanmış. Tedelli eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi. O şecere-i semâvî; bir timsali zeminde olmuş şer'-i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyaya, sıkmadan zahmet bizi. Mâdem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz; şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzi Hem de bütün cihana okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i âzama, Muhammed-ül Hâşimî (A.S.M.) dâvet eder insanı âlem-i nur-u envere. İlzam eder niyaz ile namazı. Bulutları da yırtmış, bak bu hüda dağlarına. Semâvata ser çekmiş, bak şeriat cibâline. Nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü. İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle. Ziya, nesim orada, nur u cemâl orada. İşte buradadır Uhud-u Tevhid, o cebel-i azizi. İşte şuradadır Cûdi-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebel-ül Kamer olan Kur'an-ı Ezher, zülâl-i Nil akıyor o muhteşem menba'dan. İç o âb-ı lezizi!.. فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ وَ آخِرُ دَعْوَينَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Ey arkadaş! Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir! Evvelki iki yolun mağdub ve dâllîn yolu; hatârları pek çoktur, kıştır dâim güz yazı... Yüzde biri kurtulur; Eflâtun, Sokrat gibi. Üçüncü yol; sehildir, hem karib-i müstakimdir. Zaif, kavi müsavi. Herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki: Şehid olmak ya gazî. İşte neticeye gireriz. Evet dehâ-yı fennî: Evvelki iki yoldur sh: » (S: 787) ona meslek ve mezheb. Fakat hüda-yı Kur'anî: Üçüncü yoldur, onun sırat-ı müstakîmi îsal eder o bizi. اَللّهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لاَالضَّالِّينَ آمِينَ * * * Hakikî Bütün Elem Dalalette, Bütün Lezzet İmândadır Hayal Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat Ey yoldaş-ı hüşdâr! Sırât-ı müstakimin o meslek-i nuranî, mağdub ve dâllînin o tarîk-ı zulmanî, tam farklarını görmek eğer istersen ey aziz, Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümat-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz. Bir Kadîr-i Ezelî, kendi dest-i kudretle bu zulümat kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücuda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr-i bî-lezâiz. İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücuda, o sahra-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel istîtafkârane önümüze bakarız. Lâkin beliyyeler, elemler önümüzde düşmanlar gibi tehacüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır-ı tabâyia bakarız, ondan meded bekleriz. Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kasiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne naz dinler, ne niyaz! Muztar adamlar gibi me'yusane nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdadkârane ecrâm-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz. Güya birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf-ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz. sh: » (S: 788) Ger birisi yolunu kazara bir şaşırtsa, el'iyâzübillâh, şu âlem-i şehâdet ödü de patlayacak. Tesadüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez. Me'yusâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız. Mütalaa ederiz. İşte işitiyoruz: Zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor. Teselliyi beklerken tevahhuş ediyoruz. Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticakârane vicdanımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvah! Yine bulmayız; biz meded vermeliyiz. Zira onda görünür binlerle emelleri, galeyanlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinata uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz. O âmâl sıkışmışlar vücud-adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atları var; ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz. İşte bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zira mağdub ve dâllîn yolları böyle olur. Tesadüf ve dalâlet, o yolda nazar-endaz. O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi halimiz ki mebde' ve meadi, hem Sâni' ve hem haşri muvakkat unutmuşuz. Cehennem'den beterdir, ondan daha muhriktir, ruhumuzu eziyor. Zira o şeş cihetten ki onlara baş vurduk. Öyle hâlet almışız. Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalâk ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkeb vicdan-sûz. Şimdi her cihete mukabil bir cepheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel, kudretimize müracaat ederiz, vâesefâ görürüz. Ki âcize zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâesefâ durmayıp bağırırlar görürüz. Sâlisen: İstimdadkârane, bir halaskârı için bağırır, çağırırız, ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz: Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garib. Hiçbirşey kal sh: » (S: 789) bimize bir teselli vermiyor; hiç emniyet bahşetmez, hakikî zevki vermez. Râbian: Biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdanın müz'ici bir tevahhuş geliyor: Akıl-sûz, evham-sâz! İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mahiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz. Tekrar yine geliriz. Bu kerre tarîkımız sırât-ı müstakimdir, hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'andır, şehbâz-ı edvar-pervaz. İşte Sultan-ı Ezel'in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun-u meşîete: Etvâr üstünde perdaz. Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at-ı vücudu, emanet rütbesini bize tevcih eyledi. Nişanı niyaz ve namaz. Şu edvar ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil-i nazdır. Yolumuzda teshilât içindir ki, kaderden bir emirname vermiş, sahifede cephemiz. Her nereye geliriz, herhangi taifeye misafir oluyoruz, pek uhuvvetkârane istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız. Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız işitiyoruz avaz. Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehadet âlemine: Şehr-âyîne-i Rahman, gürültühane-i insan. Hiçbir şey bilmeyiz, delil ve imamımız meşîet-i Rahman'dır. Vekil-i delilimiz, nâzenin gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hatırına gelir mi evvelki gelişimiz? Garib, yetim olmuştuk; düşmanlarımız çoktu, bilmezdik hâmimizi. Şimdi nur-u îman ile o düşmanlara karşı bir rükn-ü metînimiz İstinâdî noktamız, hem himayetkârımız def'eder düşmanları. O îman-ı billâhtır ki ziyâ-i ruhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de ruh-u ruhumuz. sh: » (S: 790) İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdana girdik; işittik ondan binlerle feryad u fîzar ve âvâz. Ondan belâya düştük. Zira âmâl, arzular, istîdad ve hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik, bizden yol bilmemezlik, onda fîzar ve niyâz. Fakat elhamdülillâh, şimdi gelişimizde bulduk nokta-i istimdad, ki dâim hayat verir o istîdad, âmâle; tâ ebed-ül-âbâda onları eder pervaz. Onlara yol gösterir, o noktadan istîdad hem istimdad ediyor, hem âb-ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor; o nokta-i istimdad, o şevk-engiz remz ü nâz. İkinci kutb-u îman ki: Tasdik-i haşirdir, saâdet-i ebedî; o sadefin cevheri îmân, bürhânı Kur'an. Vicdan, insanî bir râz. Şimdi başını kaldır, şu kâinata bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim her tarafa gülüyor, nâzenînane niyaz ve âvâz. Görmez misin: Gözümüz arı-misâl olmuştur; her tarafa uçuyor. Kâinat bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı lezîz. Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrar-engiz şehbaz. Harekât-ı ecrâma, ya nücum, ya şümûsa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlıkın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervaz. Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor: Der: «Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar-ı şehnaz. Ben de sizin gibiyim; fakat sâfi isyansız, mutî bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni müsahhar-ı pürnur etmiş. Benden hararet, ziyâ; sizden namaz ve niyaz.» Yahu, bakın Kamer'e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsus birer lisanla: «Ehlen sehlen merhaba!» derler. «Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?» Sırr-ı teâvünle bak, remz-i nizâmla dinle. Herbirisi söylüyor: sh: » (S: 791) «Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelâl'in birer âyinedârıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız.» Zelzele na'raları, hâdisat sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zira onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyaz. Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. İman gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, herbiri birer âvâz. Ey mü'min-i kalbi hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmanın mübarek eline teslim ederiz, dünyaya göndeririz. Dinlesin leziz bir sâz. Evvelki yolumuzda bir matem-i umumî, hem vaveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevaz u namaz, birer âvâz u niyâz, birer tesbihe âğâz. Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevâz... Terennümât-ı hava, naarat-ı ra'diye, nağamat-ı emvâc, birer zikr-i âzamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecâz. Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: Ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: «Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!.» Tuyurları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nüzul-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde iner, şükür ile eder pervâz. Remzen onlar derler: «Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz, Hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-nâz. Güya bütün kâinat ulvî bir musikîdir, îman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüf vücudunu, nizâm ise tardeder ittifâk-ı evham-sâz. Ey yoldaş! Şimdi şu âlem-i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz, mizana çekeriz, ederiz yolları ber-endâz. Evvelki elîm yolumuz mağdub ve dâllîn yolu, o yol verir vic sh: » (S: 792) dana, tâ en derin yerine hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedid elemi. Şuur onu gösterir. Şuura zıd olmuşuz. Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız; ya o teskin edilsin, ya ihsas da olmasın; yoksa dayanamayız, feryad u fîzar dinlenmez. Hüdâ ise şifadır; heva, ibtal-i histir. Bu da teselli ister, bu da tegafül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister. Hevesât-ı sihirbaz. Tâ vicdanı aldatsın, ruhu tenvim edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdanı ihrak eder; fîzara dayanılmaz, elem-i ye's çekilmez. Demek sırât-ı müstakimden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet tesir eder, vicdanı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz. Demek heves, heva, eğlence, sefâhetten memzuc olan şaşaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir-bâz. Ey aziz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nuranî tarikte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, mâden-i lezzet. Âlâm, olur lezâiz. Onunla bunu bildik ki mütefâvit derecede, kuvvet-i îman nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed ruhla mültezdir, ruh vicdanla mütelezziz. Bir saâdet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i mânevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz. Şimdi ne kadar kalb îkaz edilirse, vicdan tahrik edilse, ruha ihsas verilse; lezzet ziyade olur, hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz. Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervâz u perdâz, olur şehbâz u şehnâz, yelpez namaz u niyaz. Ey aziz yoldaşım! Şimdi Allah'a ısmarladık. Gel, beraber bir dua ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız... اَللَّهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ آمِينَ * * * sh: » (S: 793) Anglikan Kilisesine Cevab Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle hem inkâr Sûretinde, Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde pek şematetkârane bir istifham ile dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı: Yüzüne "tuh!" demek. Desisesine karşı: Küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da: Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatâb etmem. Bir hak-perest adama böyle cevabımız var. O dedi birincide: "Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i îman, erkân-ı hamse-i İslâm, esâs maksad-ı Kur'an. Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: "Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim: فَاسْتَقِمْ كَمَآ اُمِرْتَ قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedâvi eder? " Derim: "Hurmet-i ribâ, hem vücub-u zekâtla. Buna dâir şâhidim: يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَوا da. وَاَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَوا وَاَقِيمُوا الصَّلوَةَ وَاَتُوا الزَكَوةَ Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, asıl esâs sh: » (S: 794) tır. Servet-i insâniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِى سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ * * * Yüz mâşâallah bu cevaba.
__________________
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم [Sadece Kayıtlı Üyeler Sitemizdeki Linkleri Görebilir. Hemen Üye Olmak İçin Tıklayın...] [Sadece Kayıtlı Üyeler Sitemizdeki Linkleri Görebilir. Hemen Üye Olmak İçin Tıklayın...] |
|
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|